İşletmeler sinekten yağ çıkarma dönemine girmişse…



Diyorlar ki “Kriz yok, ha bire yükseliyoruz”
Pahalılık yok, fiyat ayarlamaları var
Et ithal etmemizin nedeni milletin daha çok et yemeye meyletmesi
Dolar yükseliyor / Türk lirası değer kaybediyor bizi çekemeyenler var
Daha neler neler…

Hadi bir an için hepsine de “kabul” diyelim…
Fakat farkındayız ki elektrik, su, gaz faturaları başta olmak üzere her şeyin fiyatı yükseliyor.

Bir Türk vatandaşı cebindeki TL ile döviz alıp dışarı çıkmak istese çıkamıyor.
Alacağı döviz el yakıyor…

Git sor o gideceğin yerlerin insanlarına “nedir bu sizin memleketteki pahalılık” diye; mutlaka sana garip garip bakacaktır “ne pahalılığı kardeşim, o sana göre öyle, bak bizde ne zamandır her şeyin fiyatı aynı. Kaç dolar, kaç Euro ise yine aynı” .

Yine farkında mısınız; petrolcüler bir taraftan piyasadaki parasızlık diğer taraftan hükümetin “zam yapamazsın” baskısı arasında sıkışıp zora girince acaba benzini kredi kartıyla alana şöyle yüzde 3-4 eklesek en azından seçimlere kadar durumu kurtarır mıyız diye kıvranıyorlar.



Aynı günlerde bu sefer de meclise bir önerge sunuldu: Mağazalar poşetleri parayla satsın diye.

İyi de vatandaşta para yok ki bir de poşet parası ödesin.
Mesela önümüzdeki günlerde marketten kucağında domateslerle, patateslerle çıkan müşterileri görürsek kimse şaşırmasın.
AVM’ye dolarla ya da dolara endeksli kira ödenirse olacağı buydu, sanki poşetler paralı olacak da mağazanın masrafı azaltılacak.
*
Türkiye ciddi biçimde girdi krizli günler dönemine.
Henüz kış faturaları kendisini hissettirmedi belki gerektiği kadar; ama bu kış oldukça zor geçecek.
Sadece vatandaş için mi bu?
Yok canım, hadi küçük esnafın sesi de küçüktür, duyulmuyor ama baksanıza koca koca firmalara…
Konkordato furyası öyle bir hal aldı ki önünü kesmek için şimdi yeni düzenleme(!)ler düşünülüyor.

Peki Kredi kartı ile benzin alandan yüzde 3-4 ilave para istemek kurtarır mı mesela benzincileri?
Ya da poşete para isteyecek mağaza bununla kira artışını ödeyebilir mi?
Neredeee…
Biliyor musunuz, Bu ülkede kredi kartı ile alışveriş hacmı yıllık 3,4 katrilyon düzeyinde.
İnanmayan “Bankalararası Kart Merkezi” sitesine girip istatistiklere baksın.
Taksitlendirilen ödemeleri de sayarsak en az bir o kadar da taksitlendirme faizi ödüyoruz.
Etti mi 7 katrilyon.
Çok değil, bu “finansman hizmeti”nin küresel firmalarca şöyle ortalama yüzde 3 komisyonla falan verildiğini varsayıp hesaplayın bakalım bizim alışverişlerimiz üzerindeki “finans” yükünü:
Yıllıkta tam (7 katrilyon X 0,03=) 210 milyar TL
Eeee sen şimdi bunun borç yükümüz üzerindeki ağırlığını düşünebiliyor musun?
Bu iş benzincinin fiyat arttırması, marketin poşeti satmasıyla hafifler mi?
Madem borçla yaşayan, borç öteleyerek durumu kurtarmaya çalışan bir ekonomiyiz, işimiz çok zor.

Galiba en pratik(!) çözüm, sadece bu işlere “bakan” ama önerdiği tek çözüm de bu olan “bakan”ın dediği:
Diyor ki sayın “bakan” : Et pahalıysa daha az yiyin!
Bu çözüm modeline göre de pahalılığın önlenebilmesi için o taraftan “bakan”ların formülü de: daha az benzin kullanın, daha az yiyin, daha az giyin…
Hani bizim Karadenizlinin dediği gibi: Hep 50 liralık benzin alın ki fiyatlardan etkilenmeyin.
Ha alırken şunu söylemeyi de sakın unutmayın “bana 50 liralık benzin… ama kart komisyonu da içinde olsun”.
*
Bu işlerin öyle düzelmeyeceği belli…
Refahı daraltarak parayı denk getirmekle çözüm olur mu?
Ha.. bir ara olabilir ama sonu vahim.
Nasıl mı?
Bakın onu da Nasrettin Hoca fıkrasıyla anlatayım:
Hoca herhalde şimdi önerilen görüşlerde ya da çaresiz kalmış ki eşeğine her gün bir tutam daha az ot vermeye başlamış.
Günden güne ot azalmış, eşek zayıflamış, masraf düştü diye Hoca durumdan memnun…
Ama bir gün zavallı eşek ölüvermiş.
Hoca hayıflanmış:
yahu demiş, tam da bir tutam ota alışmıştı ki öldü zavallı…
*
Bir ekonominin başarısı, halkın daha kolay iş bulabilmesine, daha iyi ücret alabilmesine, daha korkusuzca elektrik su doğalgaz tüketebilmesine bağlı.
Tasarruf tamam da, insani ihtiyaçlar asla bu kadar baskı altında olmamalı.
Refah baskı altındaysa “kalkınma”dan söz edilebilir mi?
Kalkınma “refah artışı” demek değil mi?
Ve refah da daha çok elektrik kullanımı, daha çok et, daha çok süt falan?

O zaman bakalım etrafımıza bu insanlar ne alıp ne yiyor, ne kadar elektrik kullanıyor ve bunları hangi rahatlıkla yapabiliyor diye, sonra da “kalkınma”nın o yüksek binaların boylarıyla ölçülemeyeceğini kabul edelim.
Bu yazı biraz “malumu ilan” gibi oldu ama ne yapalım; bu gerçekler en az ülkenin yüzde 51’ince kabul edilmedikçe işimiz sakat.